Yılın bu günlerinde, yirmi yıldır üstüne yağan yağmurların pasını hızlandırdığı, esas renginin ne olduğunu artık yalnız anımsayanların bilebileceği bahçe kapısı; her yıl ona sadece birkaç günlüğüne, rengini bilmeden ve aslında bunu merak bile etmeyecek bir topluluğun uğradığı, şenlikli zamanlar yaşar. Bu günlerde; çocukluğumun hatırlayabildiğim ilk anlarından şimdiye dek bulundum, yaşadıkça da bulunacağım. Bir ayini andıran kalabalığıyla, ilgisizce sağda solda çilek yiyenlerin yerlere attıkları sapları görür, ısırdıkları salatalıkların geniş alanları ferahlatan güzel, tanıdık ve hep özlenen kokusunu duyar, kendimi o gün olacak şeye hazırlardım. Bir keresinde -o zamanlar 7 yaşındaydım- okuldan eve öykü yazma ödeviyle dönmüş, kasaba hayatı hakkında bir şeyler yazmıştım -ya da çocukluktan bu yana öyle şeyler yazdığımı ansımak istiyorum. Öyküyü yazdığım gün ve takip eden günlerde durup dururken ağlamaya başlamış ve birkaç günü, sakinleşmek için hastanede geçirmiştim, nedenini hala bilmiyorum bu ağlamaların. Hastaneden eve döndüğüm günde, öykü yazdığım defteri bir kibritle tutuşturmuştum. Ne güzeldi ateş, ne görkemli! Cary Grant’ın kibritleri bir yerlere sürterek yanındaki denetçinin purolarını yakmasından etkileneceğimi, o günden tahmin edebilirdin; tutardı da bu tahmin. Büyük değildi; yalnız bir çocuğun hayal gücüyle tellerinin altından yılanlar çıkarttığı, kuruyan ağaçların içinde bekleyen gulyabaniler gördüğü, yemyeşil, uzun otların arasından geçerken beline kadar ota girip büyük sandığı bir bahçeydi. İşte yılın bu zamanı toplaşan çoğu kadın, azı erkek ve biri çocuk bahçeye gelir; herkes bir yana dağılır ve mutluluk içinde kuru otları derlemeye başlardı. Toplanan otların hışırtısıyla bahçe kulübesinin içindeki radyonun eski ve cızırtılı nağmeleri birbirine karışır, bu karışımı kalabalık ot toplayıcılarımızın bağırtıları, gülüşmeleri ve dedikoduları bastırır, günbatımına böylece yaklaşılırdı. Yeni kalaylı bir bakır tencere gibi üstümüze inen son ışıkları gördük mü iş biter. Sofra bezleri serilir yerlere; bunların çoğunda tencere yanıkları, sigara yanıkları, yıllardır çıkmamış çay ve yemek lekeleri, bahçe sahibi -yani ailemin kadın üyeleri- tarafından özenle saklanmaya çalışılır, bense mutlaka bir tencere karasının üzerine otururdum. Az çeşitli ve bol kepçeli yemeğin yanında mutlaka bir erik, bir üzüm kompostosu bulunur, onun ılıklığına herkes sessizce şikayet edip içtikten sonra, yılın o en görkemli olayını gerçekleştirmek için kalkardı.
Yıllar önce yolu bir biçimde bahçemize düşmüş bir gazete kağıdı, hafif nemiyle tutuşmaya çalışıyor. Dedem büyük bir hoşgörü ustalığıyla bir kutu kibriti bana verir, bütün kalabalığın beni seyrettiği o gösteri anında kibriti bir türlü yakamazdım. O anlarda mutlaka bir meltem ateşimi alıp götürür, bir derin soluk hevesimi soldurur, topluluğun sabrı zorlandı mı diye baktığımda en ufak bir ilgisizliği hemen sezinleyip kibriti ona sevinçle iade ediyormuş gibi yapar, öfke ve hasetle dolan göğsümü kontrolde tutma mücadelesi verirken, gözlerim, ateşin heybetiyle birden parlar, mutu, bunu, öfkeyi ve kıskançlığı aynı saniyede yaşardım. Güze girerken kulübesi dışında her şeyini kül ettiğim bu bahçede, yıllar önce küllenmiş bir sevgilimle tam üç ay geçirdim. Artık anıt mezarlara benzeyen bu ağaçsız ve kuru yerin biricik evine on beş yıl önce koyduğum bir kitap da vardı, varmış: Eski yazıyla Haşim’in Göl Saatleri. Şimdi bu kitap orada kırk beş yıldan beridir yaşıyor, havz-ı hayalin sularında. Sevgilim, uzak bir yoldan buraya geldiği ilk gün bu kitabı bulduğunda bana sarılmıştı, nedenini şimdi de anlayamıyorum. Onunla, büyümeye başladığım bir dönemde tanıştım, birlikte biraz büyüdük ve sonra fazla büyüdüğümüzü anlayıp yollarımızı ayırdık; yol küçümendi artık. Tekrar taşraya çekilip yerel bir gazetede yazmaya başladığım sıradaydı. Bir şekilde görmüş ve ansımış bizi, gelmek istedi. Yaşamımın on, bahçenin ikinci nadas yılına denk gelen bir ziyaret. Eski bir sevgilinin, aradan kaç yıl geçerse geçsin kopmamış bir bağı sezinleyip kısa bir ziyareti, önceleri bağı güçlendirecekmiş gibi gelir; ama bir aşk, yıllar sonra bile bitmeyeceği gibi, yıllar sonra da bitebilir. Yol ayrımlarında, bağbozumlarında, yeni bir yola çıkışta, hep en sonlar hatırlanır; iklim, duyular, konuşmalar son durumuyla hatırlandığında bile devam eden şeyler varsa, onları öyle bırakmak gerektiğini bu üç ayda öğrendim. O, bir Lady Chatterley gibi geldiği bahçe, şimdi alevler içinde. Geçmişiyle yaşadığım halde, geçmişten tek bir söz bile açmadım. Bahçe kapısını boyamıştım, ilk rengini asla bilemeyeceği, söylemedim de. Sessiz ve sözsüz üç ay. Yalnızca günlük yaşam, ağlama nöbetleri ve uzun sarılmalar. Kimi zaman bu sessizliği kıran traktörler, yan bahçelerdeki işçilerin yorgunluk ahları, geceleyin tekinsiz köpek sesleri. Bir kez kente indik; peygamberi olmak için ayrıldığım kente, oraya mağlup dönmemiştim, savurgan oğul olarak da. Yalnızca yabancısı olabildim buranın o kadar yılda. Yabancı olabilmek için yıllar boyu başka kentlerde yalnız kaldım; uzun yollar gittim hep, içimde bahçemi götürdüm, çiçek tarhlarıyla donattığım bahçemi. Kentte bir gün kaldık, biriktirdiğim yazılarımı gazeteye verdim, amaçsızca dolaştık, tüm kentlerde olduğu gibi kaybolduk ama yürüdük. On yıllar sonra bile vadettiğim buydu. Buradan ayrılmadan önceki son gündeyse onu mezarlığa götürdüm; yıllar önce ona anlattığım herkes buradaydı, tabii o kimseyi hatırlamadı, ben kimseyi unutmadım, bu karşıtlıklar içinde daha fazla birlikte kalamadık, gitti.
Bugün, yetmiş yaşımın ilk gününde, tıpkı çocukluğumun o şenlikli günlerinden kalma bir hevesle, yalnız başıma bütün kuru otları topluyorum. Hepsini kulübenin içine yığacağım ve bütün bahçeyi yakacağım. Dedemin verdiği kibritleri yaklaşık elli yıldır kullanmayı biliyorum. Erken ya da geç, yaşamda her zaman veda etmek gerekir; çocukluğa, yakınlara, aileye, sevgiliye ve Haşim’e.