• Büyük kentlerin birinde, -şimdi o kent yıkılmış ve deniz taşmıştır- yaşadığın yılların hatırı sayılır bir kısmına tanıklık ettim. Şimdi, doğduğun; göğüne anlamlı ve yarı cehaletle ilk baktığın, hani bir sevgilinin olduğunu söylediğin ilk, sağrısı yırtılasıya koşan atlarla gelerek konduğu atalarının bu toprak parçasında, seni kazmaya geldim. Ölümünü ilan eden o kasabalı, kaba saba, sakallı adamın ağzından çıkan sözcükleri sonuna değin duymaya katlanamadım bile. Bir gün öleceğini, öleceğimizi bilmiyor muydum sanki? Yolun yarısını geçip kasabana yaklaştığım zamanlarda sık sık görmeye başladığım, buğday tarlalarının neredeyse her birinde, bir tarla sahibinin dedesinin ve belki onun da dedesinin gölgesine sığınmak için diktiği büyük alıç ağaçlarına dikkat kesildiğimden beri, yarı korku yarı heyecanla düşünmedim mi sanmıştın, olmaman ihtimalini?  

  • tenin, uzun ikindilerin kızaran göğünü onarırdı uzanmanla. ısı küçümen odalarım, kır kışı. tuzdan bir bıçak elimde elin. eskiyen resimler ama ne yanlışlık. 

    kuzgunlara parçalatıyorum duyumu, bilin. lethe. 

    sinsi çanlarla yürüyor gece. tuzdan bir bıçak açığımda elin. gölgesini arşınlayan kanadı yontuyor içeride. kendi sesinde kısılan bir kuş. araladığın kapılar uzaklaşman evler içre. 

    art niyette öldürüm kırık bir küpeşte. 

  • uzak ülkesinde evlerin, günleri bir bir kıran ormanım. köklerinde tilki inleri. geceni kanımla ovardım senin. uykusuz, ürkek çalıydı gece, ten. 

    tekinsiz yaprakları gitmek olan o kent. 

    sezerdin eskil bir düşü bağlayıp boynuna, beyaz köpürtüsü ağır uykularla yunan denizi. cesur bir sabahtan kurulmuş dünya. adımlıyorum göğsünde bir kurt gibi direngen. 

    vurulmuş çobanın yığıldığı o bent. 

  • bir katana dövülür uğultusu ormanın. atılır bir taş uzağa. sinek kızlarıyla büyümüş. yarı kolları kesiktir. sinsice suya iner. elinde kara bir tahra. 

    sürgünlüğün iç yılları. 

    eksik anılardan kurulu bir kıskançlıktır, önümüze yol koyan o yol. yılgın, köz parçalayan kadın almış sonları da. bilinmezlik kozları büyütmüş. elinde kuşkugötürür bir tahra. bütün kargışı yorgun tahta arabalara. 

    sessizlikle dövüyordum utancın örsünü. 

  • Saygıdeğer beyefendi, yaklaşık bir hafta önce buraya aldığım yazınız, yazı dünyasında büyük yankı uyandırmadı. Eğer amacınız bu idi ise, yanlış bir ‘put’a baltalar savurarak boşa yordunuz o yalnız kalem tutmuş kollarınızı. Varsayalım ki H.S. Nevi diye bir adam hiç yaşamadı. Bugün memleketimizde yazdığı nenlere bakarak “yazmasaydı da olurdu” diyebileceğimiz yüzlerce kimse yok mu? Hem siz Nevi’nin varlığını niçin bu kadar ciddiye aldınız? Nevi’ye öfkeniz, birbirinizi pohpohlayıp yazı aleminde kendinizi kanun koyucu mertebelere çıkarttığınız dostlarınız arasında bulunmamasından mı ileri geliyor? Yoksa çağımızın yüz yıl gerisinde kalmış gramer ve sözcük dağarcığını kullanmadan yazmasından mı? Ben, et ve kanımla Mehmet Ali Demir olarak yazıyorum bunları. Dilerseniz aynı et ve kanla karşınıza çıkıp yazmayı gösterebilirim de. Belki böylelikle her iki şahsiyetin de varlığına inanırsınız Bay Artı.

    Üsküdar’ın “sultanlığı”na gelince, bu tabir Ece Ayhan’a aittir. Kendisinden hazzetmediğinizi bilirim. Ve fakat durumumuz yokları var etmek ise, 91 yılında varları yok eden güruhun, Poesium’da Ece Ayhan’ı nasıl yok etmeye uğraştığı herkesçe malum. Sizin orada olduğunuz da, aynı biçimde. Fazla uzatmanın hiçbir gereği yok; Türkiye’nin yazı dünyası sizden sorulmayalı herhalde ki kırk yılı aşıyor. Siz eski fotografilerinize bakıp yarım asırlık ödüllerinize sığının ve Suut Kemal Bey’in kötü bir kopyası olmaya devam edin.

    Hangi İbrahim’den yana olduğunuza dair de bir dipçe: H.S. Nevi’nin öteki yazmaları üstüne transkripsiyon çalışmalarım sürüyor sürecek. Eğer bu yazmaları güzeller güzeli Artemis’i yıkanırken izleyen bir Akteon iştahıyla izlemeye devam ederseniz, yazın dünyasının İbrahim’inin önüne gökten parçalanmış bir geyik inecek. H.S. Nevi’nin gerçekliği tarafından.

  • yaz söner. ağaç kalır güneşte. 

    bir film başlar, kırılır akşam,

    iyice küçüldüğümüz ellerde dönen çember. 

    -yürümek kaygıları, yoğun uğraşlar,

    sonra biter güz bir kuştan, 

    bir mevsimi sancılar gibi büyütürüz.

    şarkılar suslu bir dağdan iner bitti mi yaz,

    kırı geçen çocuk yüzlerinden çıkıp

    ve sonra aşk, kentin büyük meydanını terk eder.

    çıldırasıya ev. bağbozumunda üzümler. 

    söner yaz. delilik izlerimiz

    duman, salkım, ayaz. başka 

    kentlerde yürütürüz seviyi — sıkışmış

    küçük evlerde yeşerttiğimiz. 

  • göğe inilebilir artık, tüm aşklar,
    ansımalar ve korku çiçekleri.
    yılgın bir sürüngenken içimde dönmek,
    göğü dökebilir, eski sofalar
    ve ören yerleri.

    o bahçe kuyusundaki dileğim, büyük
    bir tekneye dönüşüyor, yelkenlerinde
    saklı resimler, yırtık, eski.
    sızısız, duruyor şimdi yalnız kadınlar
    ölmekli kentin limanında dalgakıran.
    görmeye alıştığım hasta yatakları.

    bütün ölümleri gördüm, soğuk kan
    suratlar. bayat ekmeklere böldüğüm
    zamanlar bunlar: içimdeki yükseklerde
    dağınız; rüzgâr, salkım, karağan.
    belleğimi kuşanır ince elekleriniz
    kalabalık kokular dağıtan.
    uzun ömrünüzden geçtim, yüreklendim kazmaya.
    çay saatleri, akşam, semâ.

    şimdi ne uzağım ne yakında kısa yaşamak
    yanılgı, yangın, toprak her yan.
    bir sizdiniz, yaklaştıkça dağları aşmak
    bir sizinleyken güzeldi dağlamak
    kötü bir alışkanlık yokluğum saksılarda
    şimdi ne uzağım, ne yakın kısa yaşamak
    dilimde tek yetişen; gündüzün, caddeleri
    yapma umutlarla çıkmak.

    korkusu, dönmemeye zorluyor beni,
    eski, yaşamasızlığın öğrenildiği kente
    sürecek iç yaran sıkıntım,
    artık ne bulmak beklenir gökte
    anı olacağı sezilen ilkyazdan bir geceyarısı.
    yaşam yaban, gece yarı kalacak
    böylece.

  • Benim yıllardır keyifle izlediğim, yıllardır etrafı keskin ve keyifsiz bakışlarla izleyen bir adam var: Pozitif Dergisi’nin hem imtiyaz sahibi, hem başyazarı hem de tek yazarı Soner Artı. Sanat eleştirisi hususunda haddizatında bilgisine güvendiğim Bay Artı, dört başı mamur özgüveni ve dört yönü sivri amblemli dergisiyle yıllardır sert yazılar yazmakta. 25 Ağustos 2025 tarihli bir yazısında bize dikkat çekmiş, H.S. Nevi’nin transkribe edilen yazmasını ele almıştır. Bu yazının önemli gördüğüm bir kısmını buraya alacak, yanıtı ise daha sonra vereceğim. Bay Artı’nın yazısının başlığı, bu yazının başlığıyla aynıdır.

    “(…) geçen günlerde, daha önce duymadığım, ilginç bir isme rastladım. Bay Demir’in transkripsiyonuyla bir yazması elimize geçen H.S. Nevi adlı bir şahıs. Şaşkınlık ve şüpheye gark oldum. Senelerdir pürdikkat seyreylediğim Türk yazı aleminde, Bay Demir’in söylemesine göre, kuma gömülü yüzlerce sayfası olan bir adam çıkıverdi ortaya. Üstelik on yıllar evvel irtihal etmiş bu zat, “Üsküdar Sultanlığı’nda” otururmuş. Ben ki, Bay Demir’in “sultan” unvanı verdiği Üsküdar’da ömrümün yarısını geçirmiş, oranın müellif ve muharrir alemine dadanmış, bunca yıldır görüştüğüm birçok dostumu orada tanımışımdır. Şimdi, gelelim “Nevi”ye. Bu adam kaç yıl yaşamıştır? Vakitsiz Üsküdarlılığa kapılıp hiç dışarı çıkmış mıdır? Bir sahhafla tanış mıdır? Bu yazıya oturmadan evvel biraz araştırdım; hiçbir Üsküdarlı dostum bu adda birini duymamıştır. Gelgelelim, transkribe edilen yazma, kırk dört yıl evvel ölmüş bir şair-muharririn eski yazıyla yazacağı türden sözcüklerle midir? Bu üslup besbelli ki yeni ve dahi iddiam odur ki Bay Demir’e ait. Kaldı ki, Bay Demir’in bugüne değin yayımlanmış bir yazısı, şiiri, fıkrasını okuyan var mı? Hayatın tekdüzeliğinden sıkılmış bir zat, sanki bizimle istihza ediyor. Ben şimdi bu yazıyı daktilo ederken dahi, onun müstehzi bir sırıtışla bu kelimeleri okuduğunu görüyor ve merhum edebiyat şehidi Figani’den mülhem soruyorum: “Dünyada kaç İbrahim var?” Put yıkanı yektir, evet, ve fakat put dikeni kaç tane? H.S. Nevi diye biri çıkıyor, Borgesien bir mazmunla yazmalarını kuma gömmüş. Üsküdar gibi yedi asırlık bir Türk ili, sultanlıkla İstanbul’dan ayırılmış. Bunların tamamı, Bay Demir’in -kaldı ki, bakalım Bay Demir gerçekten var mı?- bir haftalık yazı sergüzeştinde, sarhoş bir sayıklamanın kayıtsızlığıyle önümüzdeki putlar. Neyse ki bizim Pozitif Dergi olarak hangi İbrahim’den olduğumuz aşikar.”

    Pozitif Dergisi, sayı 1532, s.29-30.

  • Duvarların, pencere-kapıların soylandığı bir yenilgiydin. Ne atlaslar açtım hep İskenderiye. Gezginlerimiz doğmamıştı, kötü düşler sıyırdın kemiklerimden. Soyu biten kuşlar göğsüm. Kum içinde bir sandık durmadan akreplere gebe. Tekininde çölün. Sırkırıklarına değer ışıltın, yangın. Bozkır gölgemde hep karaydı saçların.

    Bir büyücü kocakarı, yıl boyu kırmıştı camları. Odunlar topluyordum o büyük yangın içim. Yeni kırlar keşfim, uğultulu serin. Temelimde kadının tırnak izleri. Yıl boyu kırıldı camlarım, eskil. Ondan keskin, karaltılı, devrik. Başa sardığımız tüm günlerde akrebim.

  • “bütüncül bir düzende döner dünya,
    tecim, ipek, kefen, yitim; sanrılı.
    uzaklara gider kaybolduk -tanırız,
    yazmasında soluk bir yüz, bir kadın,
    büyür ağaçlar, kimi aşılar tutmaz, kurur tarla-
    ama bütüncül bir düzenle dönmeye devam eder dünya
    deniz her gece yükselir, açar -nedeni yok ki- sardunya.”

    H. S. Nevi’nin kırk dört yıl önce öldüğü evde buldum bu şiiri. Belki bir taslak. Ortak bir yakınım aracılığıyla gördüm evi, bir sandığın içinde çok tozlu ve eski yazıdaydı. Ben transkripsiyonunu yaptım yalnızca. Sandıkta bunun gibi yüzlerce kağıt var, en dipte. Üstünü kumla doldurmuş. H. S. Nevi’nin evi, Üsküdar Sultanlığı’nda. Yıkılmaya yüz tutmuş.